15 Nisan 2014 Salı

CEMAL SÜREYA VE PAPİRÜS DERGİSİ


'BİR DERGİDİR BENİM YAŞAMIM'
  
Edebiyat dergiciliği tarihinde kısa ve sancılı ömrüne rağmen ilk akla gelen isimlerden olan Cemal Süreya’nın çıkarttığı Papirüs’ün üç yayın dönemi olmuştur. İlk olarak 1960 yılının Ağustos ayında Ankara’da 2 yapraklık formatı ile yayımlanır Papirüs. Ancak bu dönem uzun sürmez ve 4 sayı çıktıktan sonra Cemal Süreya’nın Paris’e görevli olarak gönderilmesinin de etkisiyle kapanır.

En bilinen dönemi olan ikinci dönemi, Süreya’nın Paris dönüşü ile başlar. Ev almak hayali ile biriktirdiği tüm parasını, aklından ve gönlünden atamadığı dergi çıkarma fikrine harcayarak Papirüs’ü yeniden hayata döndürür. Ancak ileriki zamanlarda ekonomik sıkıntıların peşini bırakmadığı bir dönemdir bu. Kapalıçarşı’da ortağı ile antika dükkânı işleten Edip Cansever’in yerdeki halıyı satarak derginin çıkmasını sağlayacak parayı temin etmesi en bilinen öyküdür. Bu darboğazlardan birinde oturup Yusuf Atılgan’a bir mektup yazar Cemal Süreya. Hoşbeş sonrası dergiden bahsedip, baklayı ağzından çıkarır:

 “Şimdi, sevgili Yusuf Atılgan, haziran sonuna dek aşağıda ki adrese yıllık abone bedeli olan 300 lirayı yollayabilir misiniz? Ayrıca çevrenizden birkaç abone sağlayabilir misiniz?
Yazı yollayabilir misiniz? O da olmadı, oturup bana her şeyden söz açan ve dergi üstüne düşüncelerinizi belirten bir mektup yazabilir misiniz? Bütün bunların hep bir arada olması daha da makbulümüzdür elbet”

1966 – 1970 yılları arasında toplam kırk yedi sayı çıkar Papirüs. Orhan Veli, Nazım Hikmet, Çekoslovakya’da Entelektüel Hayat, İkinci Yeni Antolojisi ve Kendileri Otobiyografiler olmak üzere beş özel sayı yayımlar. Kendileri başlıklı otobiyografilerin olduğu sayı, 46-47 bir arada olarak aynı zamanda son sayıdır. Mali imkansızlıklar nedeni ile Papirüs kapanır, Cemal Süreya memurluğa döner ve 1980’e dek gerek Maliye Dergisi’ne yazdıkları gerek yaptığı çeviriler ile farklı işlerle uğraşır.

1980 yılında üçüncü kez çıkarır Papirüs’ü Cemal Süreya ancak toplam iki sayı yayınlayabilir. Bu kez kapanmasının nedeni sadece ekonomi değil, darbenin tüm aydınların üzerine düşen gölgesidir.

Papirüs Dergisi’nden söz edildiğinde şüphesiz akla gelen ilk isimdir Cemal Süreya ancak harcanan emek ve gösterilen özveride başta Ülkü Tamer olmak üzere Edip Cansever, Turgut Uyar, Tomris Uyar, Muzaffer Buyrukçu, Metin Eloğlu, Ahmet Oktay, Gülten Akın, İlhan Berk bu maceranın ve edebiyatımızın kahramanlarıdır. Gene de hiçbiri Cemal Süreya kadar aşk duymamıştır dergiciliğe. Bu dizeler bunun ispatı olsa gerek: “bir dergidir benim yaşamım/ bu yüzden ben ölmem/ batarım."  


Burak Kumpasoğlu

14 Ocak 2014 Salı

Şair Nigar Hanım ve "Hayatımın Hikayesi"





ŞAİR NİGAR HANIM VE "HAYATIMIN HİKAYESİ"


Zaman zaman hatırlanması ve hatırlatılması gereken isimlerden birisi Şair Nigar Hanım ya da eserlerine attığı imza ile Nigar Binti Osman. Babası 1848 Macar ihtilalinin önde gelen isimlerinden Adolf Farkaş (Osmanlıya sığınmasından itibaren Osman Nihali ismini almıştır), annesi ise sadrazam Keçecizade Fuad Paşa’nın mühürdarı Nuri Bey’in kızı Emine Rif’ati Hanım’dır.

Çocukluğundan itibaren müziğin, edebiyatın ve resmin içinde yetişmiştir Nigar Hanım. Aynı zamanda bestekâr olan babası ile ilgili bir hatırasını şöyle nakleder ; “ Hatırında mı babacım? Kendi kendime piyano meşk ettiğim sırada, bir yanlış yapsam, bir iki merdiven inme zahmetine katlanarak yanıma gelir düzeltirdin. Her şeyden ziyade musikiyi severdin. Hasta olduğun günlerde bana Norma operasını baştanbaşa çaldırırdın. Kendi eserlerini çaldığım geceler de bana gitarla refakat ederdin.”

Dönemin modern ailelerinden olsalar da bu, Nigar Hanım’ın 12 yaşında evlenmesine engel olmaz. Kendisini iskelede görerek beğenen Hacı Salih Efendi’nin oğlu İhsan Bey ile babasının isteksizce onay vermesi sonucu evlenir. Üç çocuk sahibi olacağı bu evlilik, eşinin alkol, kumar ve kadın tutkusu ve görümcesinin huysuzlukları nedeni ile sık sık kesintiye uğrayacaktır. İlk boşanmasından sonra, eşinin ısrarları ve çocuklarının mutluluğu için bir kez daha İhsan Bey ile evlenene Nigar Hanım, değişen bir şey olmadığını hatta durumun daha da kötüleştiğini gördüğünde son kez boşanır.

Balkan ve 1. Dünya savaşlarının zorlu ortamında, dul bir kadın olarak, Osmanlı Sarayı’na ve çevresine olan yakınlıklarını kullanıp ayakta kalmaya çalışmaktadır. Çocuklarını da bu ilişkileri sayesinde okutan Nigar Hanım, kendi deyimi ile “asabiyetten muzdarip” olmasına rağmen yaşamını edebiyat, müzik ve seyahatle rafine bir biçimde geçirmeyi başarmaktadır. Dönemin Avrupa hükümdarlarından ve prenslerinden, Osmanlı şehzadelerine ve hanım sultanlarına kadar geniş bir çevresi olan şaire, gene de zaman zaman bindiği tramvayda karşılaştığı kalabalıklardan ürkmektedir. Çevresini kullanarak bağlattığı maaşın, savaş şartları nedeni ile kesintiye uğraması sonucu parasız kaldığı günlerde yemek zorunda olduğu “süpürge tohumu, mısır, kepek, saman ve saireden ibaret vesika ekmeğini” fiziksel olarak –galiba zihinsel olarak da hazmedememektedir.

Selim İleri, Şair Nigar Hanım’dan da bahsettiği bir yazısında şöyle yazar: “19. yüzyıl sonunun Osmanlı Türk kadını, istediği kadar debdebeli bir hayat yaşıyor olsun, sevgi, şefkat, aşk ve cinsellik açısından tekil kalmaya mahkûm gibidir.”
“Hayatımın Hikâyesi” ismi ile özet olarak basılan günlüklerinde bu ruh hali kendisini açıkça göstermektedir. Eşi İhsan Bey’i sevmiş olmasına rağmen, eşinin kendisini sürekli olarak aldatmasının ve ilgisiz davranmasının yarattığı keder, günlüğün her satırında hissedilmektedir. Ölümünden bir buçuk ay önce günlüğüne düştüğü not, kederinin şiddetini gösterir:
“Ne olsa boşluk içindeyim. Şimdi, yatağımın yan duvarındaki halıya bakıp düşünüyorum: Evet, mevcudiyetimin sebebi nedir? Ne için yaşamalıyım? Neye yarıyorum? Ne olur, hissetmeden bir gece sönüversem…”

1862 yılında doğan Nigar Hanım, 1 Nisan 1918’de Şişli Çocuk Hastanesinde lekeli humma nedeni ile vefat ettiğinde ardında Efsus (1. cilt 1877 – 2. cilt 1891), Niram (1896), Aks-i Sada (1900), Safahat-ı Kalp (1901) ve Elhan-ı Vatan (1916) isminde beş eser bırakmıştır. Birçok yabancı dile vakıf olan Nigar Hanım’ın şiirleri ve yazıları Hanımlara Mahsus Gazete, Mehasin, Demet, Hanımlar Alemi ve Mütalaa dergilerinde yayınlanmıştır.

Dönemin edebiyatçıları tarafından şiirlerinden ziyade düz yazıları ile övülmüştür Nigar Hanım. Zayıf bulunan şiirlerine karşı cümleleri gerçekten de etkileyicidir. Gene ölümünden on-onbeş gün önce humma nöbetleri ile titrerken şunları yazar .” Gündüz arayanlar olmuşsa da her yer ve her şey gibi kapının çıngırağı da kırık olduğu için işitmedim.”

Ölümünden elli yıl sonra açılması kaydıyla Aşiyan Müzesi’ne emanet edilen defterleri ki 20 adet olduğu söylenir, Hayatımın Hikayesi adı altında ve özet olarak 1959’da Ekin Basımevi’nde basılmıştır. İçinde Nigar Hanım’ın fotoğraflarının da bulunduğu kitabın son kısmında, ölümünden sonra hakkında çıkan yazılardan oluşan kısa bir derleme de mevcuttur.

Şu ana kadar hakkında yazılan tek kitap Nazan Bekiroğlu’nun Timaş Yayınları’ndan basılan “Şair Nigar Hanım” isimli monografisidir. Günlük gibi mahrem bir yazı türünde eser ortaya koymuş olan Nigar Hanım şimdikinden çok daha fazla bir ilgiyi hak ediyor. Bekiroğlu’nun bir yazısında verdiği bilgiye göre Timaş Yayınları, Nigar Hanım’ın Aşiyan Müzesi’nde saklanan defterlerinin tamamını basmayı programına almış. Defterlerin bir an evvel basılması, çölde vaha sayılacak böyle insanlara ödenmesi gereken bir borç olarak temennimiz.

Burak Kumpasoğlu